Category: Ölmeden önce izlenmesi gereken 10(on) film.

Film #10 The Godfather

Son film,üzgünüm; hem bittiği için hemde beni çok etkilemesine rağmen listeye alamadığım filmler için. Aslında bu işe başlarken kafamda bir plan oluşturmuştum ve en son yazıcağım filmi belirlemiştim, fakat şuan bunu yazmak o kadar da kolay değil. Geride bıraktığım filmlerin yükü fazlasıyla ağır ve bu yükü taşımam zor. Belki ilerleyen satırlarda bu film ile ilgili yazarken o yük hafifleyebilir. Nede olsa bir başyapıt, kült ve klasikleşmiş bir film. Son film, The Godfather!

Godfather bir üçlemenin adıdır. İlk filmi 1972 yılında çekilmiş ve başrollerinde Marlon Brando (Don Vito Corleone) ve Al Pacino ( Michael Corleone) oynamıştır. Bu filmin gişede gösterdiği başarı sonucu Part II adlı 2. film çekilmiş ve Al Pacino’nun yanına Robert DeNiro (Vito Corleone) katılmıştır. Bu ikili belkide bugüne kadar Hollywood tarihinde bir araya gelmiş en başarılı ve büyük ikili olarak gösterilebilir. Godfather ın son filmi 1990 yılında çekilmiştir, bu film her ne kadar bazı otoriteleri hayal kırıklığına uğratsada, Godfather ruhu ile bütünleşmiş ve güzel bir devam/son filmi olmuştur. Ayrıca filmlerin yönetmeni Francis Ford Capollo’ya ayrı bir parantez açmak istiyorum. 1970 yılında çekilmiş bir filmi hayranlıkla izliyorsunuz, Godfather ı bugün izlediğinizde bile çekimler güncel geliyor, hiç bir sahne sırıtmıyor. Godfather’ın ilk filmi Marlon Brando nunda büyük katkıları ile (kendisi bu filmde tapılacak insandır) çoğu sinema otoritesine göre gelmiş geçmiş en iyi sinema filmidir. Bunun destekleyen bir anektot ta Godfather 1 in iMDB’de 9.1 puan ile Shawshank Redemption(bu filmi yazmadığıma gerçekten inanmıyorum!)’ın arkadasında olmasıdır. Film sadece müzikleri ile bile bir klasik olmaya adaydır. Godfather müziği günümüzde birçok televizyon programında, internette ve daha da ileri gidersek çoğumuzun cep telefonu melodisi olarak hayatımızda yerini alır.

Birazda Godfather’ın konusundan bahsedelim, Godfather’ın genel olarak konusu, 1950’li yıllarda Amerika’ya yeni göç etmiş İtalyan ailelerin aralarındaki itibar mücadelelerini anlatır. O dönemde Amerika’ya göç eden İtalyan’lar arasındaki en büyük örgütlenme mafya örgütlenmesidir. Mafyaların başındaki en büyük ailelerinden biride Corleone ailesidir. Corleone ailesinin başı Don Vito Corleone (Marlon Brando) kumar ve kadın ticareti işini sürmektedir, birçok önemli mevkidede tanıdık dostları vardır. O dönemde uyuşturucu insanların hayatına girmeye başlamıştır ve mafyalarda yavaş yavaş uyuşturucu işine girmeye başlar, uyuşturucu işine girmeye sıcak bakmayan Don, ve sonrasında bu tutumu sonucu başına gelenler ve Mike (Al Pacino) ın aile başına geçmesiyle devam eden serüvende, mafyanın sert tutumlarını, Amerika’nın o dönemdeki problemlerini, aşkı, öfkeyi, intikamı ve herşeyden önemlisi, hatta belkide günümüzde unutulan ve arka plana düşen en önemli kavram olan aile kavramını yaşarız. Benim bu filmde en çok gıpta ettiğim şey, İtalyan mafyalarının ne kadar kötü işler yaparlarsa yapsınlar, aile lerin herşeyin üstünde tutmaları ve onlara verdikleri sonsuz önemdir.

Yani söylemek istediğim, Godfather 1(175dk) Godfather 2 (200dk) ve Godfather 3(145 dk) sizlere toplamda 520 dakikalık koca bir sinema zevki yaşatacak. Senaryosu ile, Marlon Brando, Al Pacino ve Robert DeNiro’nun akıl almaz oyunculukları ile, ki tekrar ediyorum böyle bir üçlü bir daha kesinlikle bir filmde yer almayacaktır. Müziği ve aile kavramı ile kesinlikle izlenmesi gereken hatta tekrar ve tekrar izlenmesi gereken bir filmdir.

Godfather ile Ölmeden Önce İzlemeniz Gereken 10 Film konseptimizi tamamlamış olduk. Ben kendi çapımda bu güne kadar izlediğim, haz aldığım ve gerçekten izlenmesi gerektiğine inandığım filmlerden bir blog oluşturdum. Katılırsınız, katılmazsınız ama benim için budur. Buraya yazamadığım ve gerçekten içimde ukte kalan birçok film var. Mesela, Shawshank Redemption ki gerçekten bu filmi yazmadığım için kendime kızıyorum, The Matrix ki kendisi günümüzde çekilen yüksek bütçeli filmlere ön ayak olan milenyum çağı ile hayatımıza yenilek katan bir filmdir, Lord of the Rings serisi ki bir daha bu kadar güzel ve derin hayal gücüne sahip bir senaryo gelirmi bilmiyorum. Scarface te yer vermeyi düşündüğüm fakat yapamadığım filmler arasındadır. Sonuçta hayat seçimlerle doludur ve ben seçimlerimi yaptım. Benim bu yazdığım blog sonucu ben bir kişiye bile yeni, güzel bir film izleme tecrübesi tadtırdıysam ne mutlu bana. Yazılarımı okuyan herkese sonsuz teşekkürler. Sağlıcakla kalın!

Film #9 Nefes: Vatan Sağolsun

Bu blogta Türk filmlerinden daha çok bahsetmek isterdim fakat 10 film ile kısıtlayınca Türk filmlerinede fazla yer verilmiyor. Dediğim gibi eğer şu 10 filmden 1i Türk filmi olmasaydı gözüm açık giderdi, eh vatanseverlik fazlasıyla var kanımızda. Yeşilçamdan kült filmler geldi ilk aklıma fakat sonrasında o kadar geriye gitmek istemedim, son dönemden bir film düşünmeye çalıştım. Birazdan bahsedeceğim filmi, her Türk’ün izlemesi  ve vatani görevini gerçekleştiren insanlara duyulan saygıyı bir kaç kat daha arttırması gerekir. 9. filmimiz Nefes: Vatan Sağolsun.

Nefes filmi, 2008 yılında Antalya’da çekilmiştir. Filmin yönetmenliğini Levent Semerci yapmıştır. Kendine has tarzı ve bakış açısı ile Türk yönetmenleri içinde kendine yer edinmiş ve gurur kaynağımız olmuştur. Reklam filmleri ile ünlenen Semerci, sonrasında sinemaya el atmıştır. Nefes filmi, Altın Bamya ve Yeşilçam gibi ödülleri kazanmıştır. Filmde çoğu ünlü olmayan oyunculara yer verilmiştir. Film 2009 yılında gösterime girmiş, ve gösterdiği gişe başarısı ile en çok izlenen Türk filmleri arasına girmiştir. Filmdeki dram duygusu, aşırıya kaçmadan, doğallık ve gerçeklik unsurları ön planda tutularak gösterilmiş ve izleyicide büyük bir etki yaratmıştır.

Kısaca filmden bahsetmek istiyorum, “Nefes : Vatan Sağolsun”,   2365 metre yükseklikteki Karabal Jandarma Karakolu’nu korumakla görevlendirilen bir yüzbaşı komutasındaki kırk askerin hikayesidir. Büyük çaplı bir sınır ötesi operasyonun başlamasıyla, telsiz röle istasyonunun bulunduğu Karabal Jandarma Karakolu’nun önemi daha da artmıştır. Çünkü operasyona katılan birliklerin haberleşmesi artık bu röle istasyonu ile sağlanacaktır. Güneydoğu’nun Irak sınırındaki birliğin komutanı Mete Yüzbaşı ve emrindeki 40 askerin operasyon sonuna kadar karakolu ve telsiz röle istasyonunu koruma görevlerini yerine getirme hikayesini izleriz. Bu hikayede, askerlerin acılarını, mutluluklarını, aşklarını, hasretlerini, nefretlerini, hırslarını, dostluklarını ve yazıya dökemediğim daha onlarca duygusunu paylaşırız. Doğudaki askerlerimizin yaşadığı sıkıntılarını, bölgedeki siyasi sıkıntıyı beyaz perdeye uyarlayan Nefes filmi gerçekten izlenmesi gereken bir filmdir.

Sonuç olarak söylemek istediğim, Nefes filmi yönetmen Levent Semerci’nin mucize dokunuşları ile ayrı bir tada bürünmüş, içinde birçok etkileyici sahnesi olan, vatani görevimizin kutsallığını bize bir kez daha gösteren gerçekten izlenmesi gereken bir filmdir. Bu sefer bir değişiklik yapıp fragmanın yanında filmden 2 en çok beğendiğim sahneyi koyucam. İyi seyirler!

Film #8 Despicable Me

Hakkın rahmetine kavuşmadan önce izlemeniz gereken 10 film dedik, filmlere yer verirken bütün fim çeşit ve konularına yer vermeye çalıştım, hedef kitlesini maksimum seviyede tutmaya çalıştım. Son dönemlerde animasyon-çizgi film sektörü çok gelişmiş durumda ve ortaya çok güzel filmler çıkarıyolar. 8. sırada bir animasyon filmi yazmaya karar verdim. Bu seçimde çok zorlandım fakat bu film beni gerçekten ters köşeye yatırmıştı. Sözü fazla uzatmıyorum, 8. filmimiz Universtal Pictures’tan ‘Despicable Me’.

Despicable Me, 2010 yılında sinemada yayınlanan 3 boyutlu bir animasyon filmidir. Film ülkemizde büyük bir ilgi toplamıştır, ülkemizde Türkce dublajında başroldeki karakter Gru nun seslendirmesini Ata Demirer yapmıştır. 70 milyon dolar’a mal olan film sadece Amerika’da 250 milyon dolara yakın hasılat elde etmiştir.

Birazda filmin konusundan bahsedelim, Gül fidanlarıyla dolu beyaz bahçe çitlerinin olduğu mutlu insanlarla dopdolu bir banliyö mahallesinde, kurumuş çimleriyle kapkara bir ev bulunur. Komşuların bilmediğiyse bu evin altında çok büyük bir sır gizlenmektedir. Binlerce küçük sarı ve bir o kadar da tatlı ordusu bulunan Gru, dünyanın en büyük soygununu gerçekleştirmeye hazırlanmaktadır. Cisimleri küçültme silahını ele geçiren Gru, Ay’ı ele geçirmek için çılgınca bir plan hazırlar. Gru kötü olan her şeyden zevk alır. Küçülten ışın tabancaları ve dondurucu ışın tabancalarıyla karada ve havada savaşmaya hazır araçlarıyla, yoluna çıkan her şeyi dize getirir. Ta ki üç küçük yetim kız Margo, Edith ve Agnes’in zorlu iradesiyle karşılaştığı güne kadar… Kızlar ona bakınca hiç kimsenin şimdiye kadar göremediği bir şey görürler; potansiyel iyi yürekli, sevecen bir baba.

Sonuç olarak, Despicable Me beni gerçekten ters köşeye yatırmış bir filmdir. Filmlerde her zaman iyi bir şey olmasını umut eder ve isteriz fakat bu filmde Gru’nun gerçekten planladığı kötülüğü yapmasını istiyoruz. İnsanın doğruluk politikasını sorgulamasına neden olan ve düşündürdüğü kadar eğlendiren bir film olduğu için Despicable Me’yi kesinlikle izlemenizi öneriyorum.

Film #7 The Wrestler

Uzun zamandır aklımdaydı bu film hakkında yazmak, eh 10 film ile kısıtlayınca sıra zor geliyor tabi.. 7. filmimiz Mickey Rourke’nin tekrardan dirilişini sağlayan bir şaheser, The Wrestler.

The Wrestler, başrollerini Mickey Rourke ve Marisa Tomei (kendisi en çok beğendiğim bayan aktrislerden biridir) nin paylaştığı ve oyunculuklarıyla bizi büyüledikleri bir dram filmidir. Film 2008 yılında düşük bütçelerle çekilmişti ve çok fazla iddası yoktu. Fakat senaryonun derinliği ve oyunculukların mükemmelliyeti bu filmin inanılmaz filmler arasına ismini yazmasına yardım etti. 2 dalda oscara aday olan The Wrestler, 30 a yakın ödül kazanmıştır. Filmin yönetmeni Darren Aronofsky (kendisini Requiem for a Dream’den hatırlıyoruz) dram fimlerindeki anı seyirciye yaşatma ustalığını bir kez daha konuşturmuş ve her ne kadar yavaş, dram filmi olsada bizleri sinema koltuğuna heyecanlı bir şekilde kilitlemiştir.

Film eski bir güreşçi olan Randy Robinson’ın (Biz kısaca Ram diyelim; Mickey Rourke) kişisel başarılarının en üst düzeyde olduğu 80’li yıllardan alınmış ve üzerlerinden 20 yıl geçmiş dergi kapakları, gazete kupürleri ve arka fonda hayran çığlıkları alkışları ile başlar. Ram başarılarını ringte kazanmış olmasına rağmen, geçen 20 yıl boyunca hayata karşı olan güreşinde yenilmiş ve kendi deyimiyle artık bir et parçasına dönüşmüştür. Yönetmenin belki de sonbahar mevsimini kullanması aslında Ram için de bir sona yavaş yavaş yaklaşıldığını aksettirmektedir.

Ram, artık yaşlanmıştır ve güreş sporunda yerini kaybetmeye başlamıştır, fakat bu hayatının bu dönümde kabul edebiliceği bir durum değildir. Çünki tutunacak başka bir dalı yoktur, kızı ile arası kötüdür ve tutunabiliceği bir sevgilisi, karısı yoktur. Ringleri bırakması kendisi için ne kadar zor olsa da bunu yapmak zorundadır. Aronofsky’nin hareket eden kamerası sayesinde, ağır bir anlatıma sahip olan film, dinamik bir şekilde hikâyesini anlatmaya devam ederken, Ram kaybetmiş olduğu değerleri, terk etmiş olduğu kızını, yaşam ile olan bağlarını tekrar kazanmak, hapsolduğu yalnızlık duvarlarını yıkarak tekrar elde etmek için seferber olur.

Çok ta fazla anlatıp filmin tadını kaçırmak istemiyorum, sonuç olarak The Wrestler yağmurlu bir kış akşamı, sıcak bir içecek eşliğinde evde oturup izlenebilicek en güzel filmlerden biridir. İyi seyirler!

 

Film #6 Memento

Biliyorum sıkıldınız ama yapabiliceğim bir şey yok. Bu adam bir işin altına imzasını atıyorsa kesinlikle izlenmesi gerek demektir. Geldik 6. filmimize, bana kalırsa Memento’yu yazmak için geç bile kaldım. Niye derseniz bunun cevabını ilerleyen satırlarda bulacaksınız.

Memento, 2000 yılında Christopher Nolan’ın, kardeşi Jonathan Nolan ın yazdığı senaryoyu geliştirerek beyaz perdeye uyarladığı bir suç,  dram filmidir. Film dünya çapında yaklaşık 50 milyon $ bütçe yapmıştır. Filmin başrollerinde L.A Confidential’dan tanıdığımız Guy Pearce, Matrix te bizi büyüleyen Carrie-Anne Moss ve küçük rollerin büyük oyuncusu Joe Pantoliano yer almaktadır. Memento filmi, IMDb’de 9.0 puan ile 30. sırada kendine yer bulmuştur.

Memento, Christopher Nolan’ın üstün anlatım yeteneğinin bizimle tanıştığı ilk filmlerden biridir. Following ile parlama yapan Nolan, 2 yıl sonra çektiği Memento ile ilk sefa sinema severleri bu kadar etkilemiştir. Kardeşi Jonathan’ın kısa hikayesini senaryoya çeviren yönetmen, zekice yazdığı senaryo ile bize hikayenin sonundan anlatmaya başlayıp başına kadar sürükleyici bir şekilde izlettiriyor.

Evet, yanlış duymadınız, hikaye sondan başlıyor ve başa doğru gidiyor. Bu teknik sinema perdelerinde çok rastlanan bir teknik olmadığı gibi, uygulanması ve tutması imkansıza yakın bir tekniktir. Film başlarken sonunu görüyorsunuz ve sonlarına doğruda konunun başladığı noktaya dönüyorsunuz. Bu tür bir anlatım şekli heyecanı azaltır gibi düşünülsede, tam ters anlatım biçimi sayesinde kendinizi başroldeki insanın yerine koyup yaptıklarını daha iyi tartıyorsunuz. Onunla adeta özleşleşiyorsunuz.

Genel olarak filmden bahsetmek gerekirse, Leonard Shelby hafıza problemi olan bir sigorta müfettişidir. 10 dakkada bir hafızası yenilenir ve yaşadığı şeyleri aklında tutamaz. Bu yüzdende yaşadığı herşeyi not alır ve fotoğraflarını çeker, ayrıca önemli notları vücuduna dövme yaptırır. Hafızasını kaybetme nedeni ise, bir süre önce karısını öldüren katilin, Leonard’ı yaralamasıdır. Leonard o dakkaya kadar olan tüm olayları hatırlamakta fakat bundan sonrasını hatırlamamaktadır. Karısının intikamını almak için katilin peşine düşer ancak konuştuğu kimseye güvenememektedir. Leonard’ın hafıza problemi, çıktığı bu yolda güven sorununu fazlası ile etkilemektedir. Konuştuğu insanları birkaç dakika sonra hatırlamayacaktır bile. Tek güvendiği şey, çektiği fotoğraflar ve yazdığı notlardır. Ve tabiki hiç bir zaman unutmayacağı karısı. Leonard bu zorlu süreçte karısını öldüren ve hafızasını çalan katili bulup, ona cezasını vermek için elinden geleni yapacaktır.

.

Film #5 The Prestige

Gördüğünüz üzere bu blogta Christopher Nolan’ın biraz torpili var, şuan 5. filmdeyiz ve Nolan 2 film ile listeye girmiş durumda, bakalım gelecek 5 filmde Nolan’ın eserlerinden birini görebilicek miyiz. Şimdilik konumuza dönelim, 5. film ve ‘The Prestige’ dedik. Şuana kadar mistik ve fantastik bir filmden bahsetmemiştim, blogta filmlere yer verirken özellikle ayrı konulardan olmasına dikkat ediyorum. Ve mistik bir film söz konusu olduğunda aklıma ‘The Prestige’ den daha iyi bir film gelmiyor.

The Prestige başrollerini Hugh Jackman, Christian Bale ve Michael Caine in paylaştığı 2006 yapımı bir filmdir. Film dünya çapında 40 milyon dolardan hasılat elde etmiş, gittiği her ülkede sinema severler tarafından ilgi görmüştür. Kendisi IMDb tutturulması zor olan 8.4 lük puana ulaşmış ve kendisine Top 250 de üst sıralarda yer bulmuştur. Ayrıyetten 2 dalda Oscar’a aday olan bu başyapıt birçok değerli ödüle de layık görülmüştür. Film Christopher Priest’in 9. yüzyıl sonlarında yaşayan iki sihirbazın öyküsünü anlattığı 1995 yılında yayımlanan, aynı adlı romanından sinemaya uyarlanmış. Roman sihirbazlığı; “vaat, dönüm noktası ve prestij” olmak üzere üç evrede ele alır. Bu kısımlardan bahsetmek gerekirse:

Vaat, sihirbazın yapacağını vaat ettiği sihrin sunumu.

Dönüm noktası; Nesnelerin tanıtımı, gerekli hazırlık, seyircinin heyecanlı bekleyişi.

Sihirbazlığın en üst noktası prestij; vaat edilen sihrin gerçekleştiği an, ayrıca bir sihirbazlık gösterisinin en zor aşaması,  şaşkın ve hayran bakışlarla seyircinin alkışlaması.

Şimdide genel olarak filmden bahsedelim, Filmde 19. yüzyıl İngiltere’sinde, sihirbazlık ve sahne gösterilerinin yoğun ilgi gördüğü bir dönemde, 2 sihirbazın rekabeti ve bu rekabetin doğurduğu, sürükleyici senaryasonu izleriz. Filmde insan egosunun ve hırsın ne gibi tehlikelere yol açabilceğini açık bir şekilde görebiliriz. Filmin en güzel yanlarından biri ise hikayenin anlatımı ve içindeki zekanın bizi baştan çıkarmasıdır.

Filmin konusunda bahsetmek gerekirse,

Sihirbazların ileri derecede saygı duyulan ve gizemli kişiler olarak kabul edildikleri bu dönemde, Genç sihirbazlar olan Robert Angier (Hugh Jackman) ve Alfred Borden (Christian Bale) şöhret olma yolundadırlar. Angier’in eşi Julia Piper Perabo yaptıkları bir gösteri sırasında kaza sonucu ölünce, Angier olaydan Borden’i sorumlu tutar. Bu olay iki sihirbazın arasında ömür boyu sürecek olan düşmanlık ve rekabetin başlangıcı olur… Filmin en büyük özelliği, Angier ve Borden arasındaki rekabette seyirciye saf değiştirmesi olabilir. Kahraman ve anti kahraman özellikleri film boyunca 2 ana karakter arasında gidiyor ve geliyor. İzleyici bir an Angier dan yanayken bir sonraki sahnede safını değiştirebiliyor.

Sonuç olarak The Prestige 1.5 saat boyunca izleyici sürükleyici ve meraklı bir şekilde filmi izlemeye odaklarken, yönetmen koltuğundaki adamın inanılmaz çekimler, kurgudaki zeka kokusu ve finaldeki şaşırtmasıyla tam anlamıyla bir seyir zevki yaratıyor. İzlemeyenlere şimdiden iyi seyirler!


Film #4 Se7en

İlk 3 film, aksiyon ve drama ağırlıklıydı. Birazda gerilim-korku tarzı filmlerden bahsedelim. Ve sırada 4. film yani Se7en. Seven 1995 yapımı bir gerilim filmidir ve türünün tek örneğidir. David Fincher’ın bugüne kadarki yaptığı en başarılı işlerden biridir.

Filmin başrollerini Brad Pitt, Morgan Freeman ve Gwyneth Paltrow paylaşıyor. Filmin aslında ilk dikkat çeken yanı garip yazılışı fakat filmi izledikten sonra 7 rakamının filmdeki önemini bir kez daha anlıyoruz. Gerilim filmleri, çoğunlukla konusu olmayan, ani korkutmalar dışında gerilim adına hiç tad vermeyen eserlerdir. Fakat Seven daki senaryo kurgusunun bütünlüğü ve katilin amacı bu filmi ayrı bir kategoriye sokuyor.

Genel olarak filmden bahsetmek gerekirse, Bir iki ana karakter üzerinden gidiyor eser.  Somerset deneyimli , emekliliğini istemiş , tecrübeli bir dedektif . Mills ise genç , heyecanlı ve görevini layığıyla yerine getirerek dünyayı değiştirebileceğine inanan bir dedektiftir . Somerset’se bunun böyle olmayacağını bilen biri ; ki bunu ilerleyen sahnelerdeki bir bölümde açıklıyor da . Katil ise sıradan bir katil değil ; her cinayetinin altında yeni bir mesaj veriyor . Tüm cinayetlerin ilahi bir amacı olduğuna inanıyor . 7 büyük günahı gerçekleştirenleri yok ediyorlar katil . Kendinin ilahi görevli olduğuna inanıyor ve bu cinayetleri gerçekleştirerek dünyanın kötülüklerden kurtulmasını sağlayacağına inanıyor . ( 7 Büyük günah : Oburluk – Tembellik – Öfke – Aç gözlülük – Kibir – Şehvet ve Kıskançlık ) Katil çok sabırlı ve planlı işlediği cinayetlerinin her birinde bu yedi büyük günahtan birini işleyeni yok ediyor . O bunları işlerken tecrübe ve sabırlı Somerset ile heyecanlı ve sabırsız Mills te diğer bir şekilde insanlık dersi veriyor.

Filmi izleyecek olanlar bir sahnede Somerset ve Mills barda oturup sohbet ederken göreceklerdir . O an filmin felsefi açıdan en değerli kısmı . Somerset orada konuşmalarında katili yakaladığında hiçbir şeyin değişmeyeceğini söylüyor . Çünkü bizler katili yakalıyoruz ama toplum kendini sorgulayıp değiştirmiyor . Bataklığı kurutmadıktan sonra sinekleri yakalamanın sonucu değiştirmeyeceğini anlatıyor . Mills ise katili yakalamanın büyük iş olduğunu , o yakalandığında her şeyin çözüleceğine inanıyor . Katilinde 7 büyük günahı işleyeni öldürerek mesihin geleceğine inanması Mills ile benzer düşünceye inandıklarını gösteriyor .